19 Mayıs 2018 Cumartesi

ORHAN KARAVELİ İLE 19 MAYIS ÜZERİNE...

O, “Atatürk Cumhuriyet’i bana emanet etti” diyecek kadar Cumhuriyet değerlerine bağlı,       
Bu bağlılığı sadece manevi bir duygu olarak yaşamayan,
Cumhuriyet değerleri için mücadele etmekten geri durmayan,            
Atatürk genci ve Türk Aydını: Orhan Karaveli                    
Türk ressamlarının tabloları eşliğinde, artık bulunması pek de kolay olmayan zarafetteki fincanlarda çaylarımızı yudumlarken, 19 Mayıs röportajımıza başladık. 





ANADOLU'da TÜRK VARLIĞI SİLİNİYORDU
 “Türkiye Cihan Harbi’nden yenik çıkmış;  yenik çıkışın bedeli  olarak, Fransa'nın bir küçük kentinde, porselenleriyle meşhur Sevr kentinde, Sevr Anlaşması imzalanmış, henüz Osmanlı Devleti parlamentosunda tasdik edilmemesine rağmen, uygulamasına başlanmıştır.




      İstanbul ve Ankara dahil olmak üzere birçok il, İngiliz işgali altında, Fransızlar ülkenin güneydoğusunda, İtalyanlar güneybatısında, sahil bölgelerinde kendilerine ayrılan yerlere çıkmaya başlamışlar. Türkiye’ye ise ufak bir bölge uygun görülmüştü.

Türklük Avrupa’da sahip olduğu yerleri seneler içinde Balkan Harpleri ile zaten kaybetmişti. Bu kez de, Anadolu'da kaybediyordu. 900 yıllık Türk varlığı siliniyordu.  

O günlerde, 30 yaşlarında genç bir paşa, Mustafa Kemal Paşa, İtanbul’a geliyor. Haydarpaşa'da trenden indiğinde İngilizler’e, Fransızlar’a , İtalyan’lara hatta Yunanlılar'a ait seksene yakın gemi, İstanbul Boğazı’ndan başlayarak, Marmara Denizi’nin girişine kadar demir atmışlardı. İstanbul’da altı ay süreyle kalan ve ne yapılabileceğini irdeleyen, padişah ile konuşan, yetkililer ile konuşan ve hiç kimseden hiçbir umut olmadığını gören Atatürk, Karadeniz'deki Yunanlılara karşı birtakım girişimlerde bulunan Türk çetelerini bastırmak görevi ile Anadolu'ya gönderilmişti. Oysaki, O, ülkeyi içene düştüğü  bu çaresizlikten, umutsuzluktan kurtarmak üzere yola çıkıyordu.

Nitekim 19 Mayıs 1919 tarihinde gemiye yanaşan sandalla -o tarihte Samsun'da iskele yoktu- ve arkadaşlarıyla, üzerinde Paşa elbisesi olan bir asker sıfatıyla Samsun’a çıkmıştı. Sonrasında, bulabildiği vasıtalarla,  söylemek gerekirse, kırık dökük eski Alman malı otomobillerle Anadolu’daki macerasına başladı. Birçok kimse O’nun hiçbir şekilde başarılı olamayacağına inanıyordu.  Hatta Padişah ve İstanbul hükümeti başta olmak üzere, bu hükümetin gazeteleri, Yunanistan’ın, Fransa’nın, İngiltere’nin, İtalya'nın parasıyla gazeteler çıkaran gazeteciler, Ali Kemal’ler, Mustafa Kemal’in başarılı olmaması için, O’nu küçülten faaliyetlerde bulunurken, Mustafa Kemal yolculuğuna başladı ve gittiği yerlerde milleti ancak halkın azim ve iradesi kurtarabilir sözleriyle başladığı mücadeleyi sürdürdürdü.

İşte, 19 Mayıs bağımsızlık müdacelesinin başlangıcı olmasından dolayı çok önemli bir gündür.  Bu mücadelenin Samsun’da başlamasına rağmen, Samsun’un Atatürk ve Cumhuriyet’e  ağır sözler söyleyen ve benim burada tekrarlayamayacağım sözlerle hakaret edenlere oy vermeleri, Türklük hesabına çok çok düşündürücü bir husustur” derken üzüntüsünü gizlemiyor, gizleyemiyordu.

KONGRELER  ve ANKARA

       “Kısa süre içinde, bildiğiniz gibi kongreler başladı. Kongrelere katılanlar, Anadolu'dan çağrılan ve gelebilen insanlardı. Böyle kalabalık salonlarda, yüzlerce insanlarla kongre yapıldığını kimse düşünmesin. Bu kongrelerin bazıları birkaç on kişiyle yapıldı ama gelenler gerçek vatanseverlerdi. İçlerinde okumuş insanlar vardı, medrese hocaları vardı,  hocalar vardı, askerler vardı, siviller vardı. Bu insanlar Atatürk’e cesaret verdiler.  Atatürk’ün bu gayretleri dünyada görüldü ve izlenmeye başlandı.

Mustafa Kemal kongreleri tamamladıktan sonra, 27 Aralık’ta Ankara’ya geldi. Ankara’da, Ankara halkı tarafından karşılandı. Karşılayanlar arasında ne mutlu bana ki, benim, daha 19 yaşında bir genç olan babam da vardı ve Atatürk kendisine çok ilgi gösterdi. Daha sonra  kendisinin özel kuryesi, postacısı yada ulağı da diyebilirsiniz, haline getirdi, Mahmut Karaveli ismindeki babamı.
Mahmut Karaveli



Ankara’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kalacak yeri yoktu. Önce, garip bir ismi olan Solfasol köyüne yakın Ziraat Mektebinde Atatürk ve arkadaşlarını misafir ettiler.

Ankara’da, akılalmaz ödünler verilerek yaptırılan, Ankara’dan Hicaz'a kadar uzanan bir demiryolu hattı vardı. Yabancı bir şirkete aitti. Atatürk, şirket müdürüne mesken olarak yapılmış olan istasyon binasında kaldı. Daha sonra  Ankaralılar’ın satın alıp, Mustafa Kemal'e hediye ettikleri Çankaya’daki bir bağ evine yerleşti. Bugün, beğenilmeyen…”








Biraz ara veriyoruz. Orhan Karaveli, “Atatürk, Babam ve Ben” adlı kitabında, Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, babasının ve kendisinin anılarını yazdı. İşin ilginç kısmı, kitap çocuklar için yazılmıştı ama yetişkinler tarafından da büyük ilgi görüyordu. Biraz kitap, biraz Cumhuriyet’in sanat yüzünü anlatan tablolar, Serpil Hanım’ın (Serpil Karaveli) deniz kabukları, istiridyelerden oluşan koleksiyonu üzerine konuşuyoruz. Çaylarımızı tazeleyip, devam ediyoruz.









HERKES KENDİSİNE SORSUN

       “Dünyada gerçekten büyük askerler, generaller yetişmiştir, dünyada büyük devlet kurucuları yetişmiştir, büyük siyaset adamları da yetişmiştir, büyük strateji uzmanları da yetişmiştir, yüce gönüllü insanlarda yetişmiştir.  Ancak müthiş bir asker ve bir strateji uzmanı, aynı zamanda bütün yeniliklere, çağdaşlıklara açık bir pencere, bir siyaset adamı, bir devlet kurucusu, bir devrimci olma özelliklerini bir arada taşıyan; bu özelliklerin yanısıra insanları sevdiği kadar hayvanları da seven, insanları sevdiği kadar dağları, taşları, çiçekleri, ormanları da seven bir başka insan gelmemiştir.
Amerika’da bulunduğum sırada ‘Washington ölüm tarihinde anılır mı’ dedim. Bana dediler ki, ‘ananlar anıyordur herhalde.’ Merak ettim, mezarına yapılan ziyaretleri sordum, ‘isteyenler gider ama tören filan olmaz’ dediler.
Bugün Anıtkabir’i kitleler ziyaret ediliyor. Ancak üzülerek görüyorum ki insanlar biraz da günah çıkartmak için gidiyorlar. Ama ben Anıtkabir'in bir ağlama duvarı haline gelmesini de kesinlikle istemiyorum.  
İnsanların  ‘Paşam, sen ölmüş bitmiş bir Türk varlığını Anadolu'da yeniden bir ağaç diker gibi diktin ve yücelttin. Biz senin bu gayretlerin, bu özverilerin sayesinde bugün bu topraklar üzerinde mutlu, bağımsız insanlar olarak yaşıyoruz ve büyüyoruz. Nüfusumuz 10 milyondan, 15 milyondan, 80 milyonlara çıktı. Güçlü bir ülke haline geldik, bağımsızlığımıza kimse yan bakamaz, bu topraklar üzerinde  hiç kimse senin hakkında saygısız birşey söyleyemez, hiç kimse senden ayyaş falan diye bahsedemez. Bunları sağladık ve dimdik olarak göğüsümüzü gere gere, buraya senin Anıtkabri’ne geliyoruz ve diyoruz ki , paşam sen rahat uyu, biz cumhuriyeti, devrimleri, bağımsızlığımızı senin bize emanet ettiğin gibi koruduk ve koruyoruz ve koruyacağız demek için gitmesini dilerdim.
     
   Peki bizler böyle mi yaptık? Herkes lütfen kendisine sorsun.
          Biz Türkiye’nin itibarını koruyamadık. Benim gençliğimin Türkiye'si dünyanın her tarafında, saygıyla, sevgiyle anılan, önemsenen, küçümsenmeyen bir devletti.
          20 yaşlarında genç bir gazeteci iken Paris'te, İtalya'da Türk olduğum için benimle fotoğraf çektirenler oldu. Bakınız, kişisel hiçbir özelliğim yoktu. Ama Türktüm. Türkiye’yi çağrıştırıyordum, Atatürk’ü çağrıştırıyordum. Bugün  kimi çağrıştıracağım?
          Bildiğim yabancı dillerde -İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerinde- Atatürk ile ilgili yazılmış kitaplar okudum, gazeteleri izledim, bu ülkelerde uzun süre yaşadım. Bir Almanın, İngiliz'in, Fransız'ın Atatürk için kötü bir söz söylediğini duymadım. Kendilerini yenmiş olmasına rağmen! Ben, Atatürk ile  ilgili  kötü sözleri sadece Türkiye’de ve Türklerden duydum. Gelin de bunu çözün şimdi?
             
Gençliğin yapması gereken Devlet’inin değerlerini korumaktır, bunu Atatürk’ün bıraktığı gibi korumaktır. Atatürkün bıraktığı gibi derken tabii ki gelişmelere, çağın yeniliklerine açık olarak korumaktan bahsediyorum. Topraklarımızı yollarıyla, köprüleriyle, limanlarıyla korumaktan, Atatürk’ün Türk halkına verdiği bağımsızlığı korumaktan bahsediyorum. Sorsun insanlar kendilerine koruyabildik mi?

Hayır koruyamadık. Atatürk’ten önce de olan, daha sonra da yapılan limanlarımızın hepsini sattık, örneğin. Fabrikalarımızı satıyoruz, kim isterse. Sonra’da Anıtkabir’e gidiliyor, neredeyse özür dilemek için…

Ama dilerim ki, Türk milleti önümüzdeki yıllarda, hatta belki o yılları da beklemeden önümüzdeki birkaç hafta sonra yapılacak olan 24 haziran tarihinde, O’na yakışır, O’nun düşüncelerinle uyumlu bir hükümeti ve  bir cumhurbaşkanı iş başına getirir, gerçekten kaybettiğimiz bir takım değerleri kazanırız. O’na olan mahcubiyetimiz bunları geri kazanmakla ortadan kalkar ve  Anıtkabir’e “paşam sen bize emanet ettin bizde bu emaneti yeterince hassasiyetle, biraz gecikerek de olsa yerine getirecek şekilde koruyoruz, koruyacağız. Sağol paşam.” diyebilir.




0 yorum:

Yorum Gönder