4 Ağustos 2018 Cumartesi

EBRU YETİŞKİN İLE GÜNÜMÜZ SANATI

Öncü ve sıra dışı sanatsal üretimlere dikkat çeken sosyolog, sanat yazarı ve küratör Ebru Yetişkin ile “Günümüz Sanatı” kavramı, günümüzdeki sanat üretim yolları, paylaşım olanakları, izleyici davranışları ile Blockchain ve sanat ilişkisi hakkında bir söyleşi yaptık.

Çağdaş Sanat Değil, Güncel Sanat Değil, “Günümüz Sanatı”         





Burcu Uğur (BU): Dijital sanat ve yeni medya sanatı bugün çok popüler oldu. Siz son yıllarda “günümüz sanatı” terimini kullanıyorsunuz. Bu tanımlardan bahseder misiniz?

Ebru Yetişkin (EY): Çok teşekkürler bu soru için. Son 2 yıldır yaptığım bu ayrıma pek dikkat eden olmamıştı. Belki kısaca şöyle ifade edebilirim: Günümüzdeki bilimsel sorgulamaları, teknolojik gelişmeleri, disiplinler ötesi yaklaşımları eleştirel bir yolla sanatsal üretim süreçlerine katan, bu yaklaşımı paylaşıma açma yolları üzerine kafa patlatan ve hakim zihniyeti ters yüz etmekle uğraşarak başka bir olasılık imkanını sorgulamamıza olanak sağlayan işlerden bahsediyorum. Bu işler aynı zamanda  farklı potansiyelleri tespit ederek bu potansiyelleri aktive eden, böylelikle içinde bulunduğumuz zamanın ve mekanın içindeki olasılıkları çeşitlendiren, çoğaltan ve onları duyumsanır kılan kolektif araştırmaya dayalı işler.

Ebru Yetişkin
1990’lardan itibaren bu işleri sınıflandırmak için multimedya, post-dijital ve yeni medya sanatı gibi pek çok tanım kullanıldı. Ben de Türkiye’de bu tür sanatsal üretimlere dikkat çekmek için 2000’lerin ortalarından itibaren istikrarlı bir şekilde “yeni medya sanatı” tanımını kullandım. Çağdaş sanat içinde yapılan taktiksel bir hamleydi bu. Contemporary Istanbul içinde yer alan Plugin Yeni Medya Bölümü’nün kürasyonunu da 2015 yılında bu taktiksel yaklaşımla üstlenmiştim ve günümüz sanatına dair bir eylem-beyan olarak kapsamlı bir etkinlik gerçekleştirmiştim. “Bunun nesi yeni?” odaklı provokatif sorunun kendisini bir farklılaşma arayüzü olarak kullanmaya çalışmıştım. Ancak bu soru o kadar tekrar eder oldu ve başka soruların sorulmasına erişim imkanını kısıtladı ki başka bir ifade yolu bulmak kaçınılmaz oldu.

Biliyorsunuz Türkiye’de Contemporary Art’ın karşılığı olarak özellikle 1990’lardan beri “güncel sanat” ve “çağdaş sanat” terimleri kullanılıyor. Epey tartışmalı kavramlar tabi.. Konvansiyonel sanat tarihi açısından değerlendirecek olursak çağdaş sanat esasen 2. Dünya Savaşı sonrasından itibaren kullanılan ve  modern sanattan ayrışmayı sağlayan sanat hareketlerini kapsıyor. 20. Yüzyılın ilk yarısında ise “çağdaş sanat” ile “modern sanat” terimleri birbiriyle örtüşen nitelikler gösteriyor. Türkiye’de ise çağdaş sanat ve güncel sanat, neoliberal politik-ekonomik programın benimsenmesiyle neredeyse eş zamanlı olarak gündeme geliyor ve uluslararası kanona eklemlenerek küresel pazarla birlikte kurumsallaşıyor.

Vasıf Kortun’un 1990’ların başlarından itibaren önerdiği “güncel sanat” tanımı ise Türkiye’ye özgü bir konumlanma. Bu konum modern cumhuriyet projesini taşıyan sanat ve sanatçılardan ideolojik bir kopuşu içeriyor. Bu anlamda güncel sanat, sanatı devlet merkezli ilişkilerden ayrıştırarak gri alanlara sürüklüyor ve seküler bir şekilde kamusallaştırıyor. Gelecek tasarlamakla ilgilenmiyor, burada ve şimdiki zaman içinde kullanılan mevcut malzeme ve tekniklerle refleksif bir sanat üretimine yakın duruyor. Bu anlamda “günümüz sanatı” ile “güncel sanat” birbiriyle örtüşen ve ayrışan niteliklere sahip.

Öte yandan günümüz sanatı işlerinin güncel sanattan ayrılan yönü şu: Günümüz sanatı modern ulus-devlet ideolojisinin ya da bilimsel disiplinlerin ötesinde hem ne idüğü belirsiz (queer) hem de “trans” bir karaktere sahip. Transnasyonel, transdisipliner, transformasyonel ... Gilles Deleuze’ün actuel ve virtuel kavramlarıyla b(ağ) kuracak olursak günümüz sanatını art virtuel olarak da ifade edebiliriz belki. Yani sanal sanat değil de potansiyeli etkinleştirmeye yönelik bir sanat anlayışı bahsettiğim.

BU: Günümüz Sanatı’nın etkileri ne oldu?

EY: Günümüz teknolojilerinden örnek verecek olursak, her şeyden önce sanatın üretim ve paylaşım yolları değişti. Sergileme ve mübadele olanakları çeşitlendi. Kurumlardan bağımsızlaşmayı yoğunlaştırdı. Burada önemli bir hususu vurgulamakta fayda görüyorum. Günümüz sanatının çağdaş sanat hareketleriyle bağı Türkiye’de nedense yokmuş sayılıyor. Bu büyük yanlış anlaşılma bizi modernist bir kısırdöngünün içine sürüklüyor. Klişe ağının içine hapsediliyoruz, oysa bu kuşatılma ve kapatılma ağından kaçmak lazım.  

Biliyoruz ki günümüz sanatı işlerinin temelinde DADA, kavramsal sanat, pop art, op art, deneysel sinema gibi bir çok temel mevcut. Bu b(ağ)ları okumayı güçlendirebilirsek, ve örneğin Blockchain ile ilgili işlerden bahsederken aynı zamanda Beuys’ün, Siegelaub’un kavramsal sanat işleriyle birlikte okumalar yaparsak tekno-fetiş odaklı kapitalist sanat piyasasının farklıların üzerini silen popüler yaklaşımından sıyrılabiliriz. Sanat tarihi de içinde bulunduğu tutulmadan böylelikle sıyrılabilir ve günümüz sanatıyla başka b(ağ)lar kurabilir.   

Bu, önemli bir konu. Çünkü bu belirli okuma yolu, Türkiye’de çağdaş sanat üretimine dair bilginin ve iktidarın sorgulanmasını ve dönüşümünü kısıtladı. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından itibaren gelişmeye başlayan günümüz sanatının evrildiği yıllarda Türkiye’de ancak çağdaş sanat ve güncel sanat yaklaşımı işlenmeye çalışılıyordu. Ne yazık ki günümüz sanatına dair yaklaşımlar, bu yıllarda özellikle kurum-odaklı sanatsal girişimlerde kamuya erişim açısından yok sayıldı.

Dolayısıyla ancak 2010’lardan sonra kendini daha duyumsanır kılabilen günümüz sanatı işleri, Türkiye’de bu muhafazakar okuma yolunun bırakılamamasından ötürü hem tekno-bilimsel gösteri metasına dönüşmekten kurtulamadı, hem de çağdaş sanat kurumlarının piyasa odaklı nesneleştirmesine maruz kaldı. Günümüz sanatının önerdiği başkalıklar genelleme ve indirgeme yoluyla değersizleştirmeye, yok sayılmaya ve tüketime tabi kılındı. Kritik sorular beride kaldı. Dahası sanki her yeni teknolojiyi ya da güncel bilimsel yöntemi kullanan iş günümüz sanatına dahil edilebilir sanıldı. Kolektif ve transdisipliner araştırmaya dayalı yaklaşım gelişmedi. Bu yüzden bu tartışmalara yol açabilecek günümüz sanatı terimini benimsedim.  

BU: Günümüz Sanatının doğa bilimlerinden de beslendiğini görüyoruz. Türkiye hangi noktada?

EY: Türkiye’deki güncel sanat ve çağdaş sanat üretimleri daha ziyade disiplinler arası bir niteliğe sahip. Sanat, sosyal ve beşeri bilimler ile iç içe geçmiş durumda. Son yıllarda, özellikle bienallerin de etkisiyle, doğa bilimlerinin de bu akışa dahil edildiğini görüyoruz. Transdisipliner yaklaşımın Türkiye’deki kurumlar tarafından bir türlü içselleştirilememesinden dolayı günümüz sanatının doğa bilimleriyle nasıl b(ağ) kurduğu da okunamıyor. Oysa bugün tekno-bilimsel sanat üretimi hem siyasi, hem ekonomik, hem sosyal, hem de felsefi boyutlarıyla kaşımıza çıkıyor.

Daha açıklayıcı olması için, örnek üzerinden açıklayayım. Mesela, biyo-sanat. Türkiye’de olmayan bir alan. Tanımı bile sorunlu ama buradan yola çıkalım. “Biyo” yaşam demek. “Biyo-sanat”  yaşam ve ölüm ile ilgili süreçleri sorgulayan ve bu konuyla ilgili hakim yaklaşımlara meydan okuyan ve onları yerinden eden üretimleri kapsıyor. Peki Türkiye’de biyo-sanat neden yok?

Her şeyden önce kurumlara bakalım. Güzel Sanatlar Fakülteleri’ndeki ve hatta yeni medya Bölümleri’ndeki ders programlarında bilim, sanat ve teknoloji arasındaki b(ağ)ları eleştirel bir şekilde ele alan bir yaklaşım var mı? Yok. Tekno-bilimsel üretimin yapıldığı laboratuvarlara sanat öğrencileri ya da sanatçılar girebiliyor mu? Hayır. Laboratuvarlarda çalışan araştırmacılar sanatsal üretim yapıyor mu? Hayır. İlgi var mı? Evet. Peki yaşam ve ölüm ile ilgili süreçlere dair Türkiye’de güncel sorgulamaların yapılması gerekli değil mi? Kesinlikle gerekli.

Eser Sahibi: Ayşe Gül Süter
Mesela Türkiye’de giderek yaşlanan nüfusa ve artan belleksizlik, Alzheimer ve demans vakalarına bakalım. Ya da Adli Tıp Kurumu’nun verdiği kararlarla sonuca bağlanan birçok dava, yargı kurumlarına taşındı son yıllarda öyle değil mi? DNA’nın kanıt oluşturduğu tecavüz ve cinayet davaları devlete bağlı bir kurumun verdiği raporlarla sonuçlandı ancak ne kurumun kanıt üretmek için kullandığı tekno-bilimsel laboratuvar koşulları sorgulanabildi, ne de otoritenin nasıl inşa edildiği ve sürdürüldüğü.. Bakın bunlar, gördüğünüz üzere, tekno-fetiş odaklı sanatsal üretimler değil. İktidarın ve bilginin kapalı üretim süreçlerini sanatsal üretimle deneye açan ve başka olasılıkları sorgulayan üretimler.. Bu nedenle bugün Türkiye’de sanatın nasıl kavrandığı, üretildiği ve paylaşıldığı bilgi ve iktidar üretimi açısından kritik sayılmalı.  

“Günümüz sanatının, günümüzün sorunlarıyla doğrudan b(ağ)ları olmasını önemsiyorum.”

EY: Öte yandan günümüz sanatının kurumlardan bağımsız yönü mevcut olduğuna göre biyo-sanatı kendi mutfağında yapanlardan da bahsetmek mümkün. Açık veri ve açık kaynak yaklaşımı her ne kadar bugünün über-kapitalist kurumlarının bir promosyon söylemi haline gelmiş olsa da asıl sorun, böyle bir merak ve araştırma motivasyonunun Türkiye’de olmaması. İlla kurumsal laboratuvar olanakları, kurumsal destekler, fonlar ve büyük projeler falan gerektiren şeyler de değil bu bahsettiğim deneysel ve süreç odaklı performatif çalışmalar.

Yaşam ve ölümle ilgili sorgulamalar kültürel farklılık gösterdiği için dünyadaki biyo-sanat üretimine Türkiye’den yapılabilecek katkıların da önü kesilmiş oluyor. Yaşam ve ölüm inancı ve ritüelleriyle ilgili birçok farklı kültürel kodlama mevcut ancak bu kodlamalar tabu, ahlaki kısıtlamalar, sansür, otosansür gibi nedenlerden dolayı yerinden edilemediği için tekno-bilimsel ve sanatsal üretim süreçlerine de yansıyamıyor.

Mesela neden Uğur Mumcu’nun mezarındaki bir bitkiden elde edilecek gerçek-zamanlı bir veriyle görsel-işitsel bir enstalasyon ve politik sorgulamalar yapılmaz? Neden iklim değişikliğinin kamuoyunun gündelik hayatında ne gibi temel dönüşümlere yol açacağına dair bir interaktif sanal gerçeklik projesi yapılmaz? İstanbul’da yok edilerek hayalet haline gelen kentsel kültürel miras mekanları, arttırılmış gerçeklik kurgularıyla neden tekno-feminist yaklaşımı biraraya getirmez? Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak çok mümkün.

Tekrar edeyim: Bugün sanat bu olmalıdır gibi totaliter ve didaktik bir söylemi benimsemiyorum elbette. Ancak bu tür işlerin esamesinin okunmaması bugüne kadar sürdürdüğüm küratöryal araştırmanın yönünü de değiştirdi. Bu nedenle sergilerden çok dikkat ederseniz son yıllarda Borusan Contemporary, Akbank Sanat gibi kurumlarda ve diğer bağımsız ortamlarda kamuya açık paneller, muhabbet ortamları ve atölyeler düzenlemeye ağırlık veriyorum.

“Sanatın gündelik yaşamımızın rutinine müdahale edebilme gücüne inanıyorum.”

BU: Günümüz sanatına izleyicinin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

EY: Son yıllarda izleyicinin ilgisi çok değişti. Hatta izleyici terimi yerini kullanıcı ve katılımcıya bıraktı. Birkaç senedir sergi yapmamamın en büyük nedenlerinden bir tanesini de bu değişiklikler. İzleyici hızlı tüketime hazır. Görsel-işitsel nesne odaklı ve araştırma yoksunu üretimler ise güncel meseleleri dönüştürmekle uğraşmıyor. Özellikle odağı dağınık ve derinleşmekle ilgilenmeyen Z kuşağı için oyun olarak algılanan interaktif işlerin (varsa) uğraştığı meseleler de yeterince kavranmıyor. Galeriler ise yalnızca satışı yapılabilir nesne odaklı üretimlerle ilgileniyor. Müzelerin ilgisi ise son derece yok denecek düzeyde sınırlı. Paneller ve tematik geçici sergiler var ancak koleksiyona dahil etme ve muhafaza etme sorunları hala çözülemedi. Star arayışı bitmek bilmiyor, hala ancak yurt dışından Türkiye’ye girebildiğimiz takdirde “adam” sayılıyoruz.  

Sergi: Dalgalar      Eser Sahibi: Büşra Tunç
Sürece yayılan araştırma odaklı üretimlere destek ise reklam odaklı güdük sponsorluk anlayışının içinde eritiliyor. Kurumların başındaki yöneticiler de bu hususların farkında ancak programlar kemikleşmiş halde. Kurumlar şirketlerle, şirketler de hükümet yaptırımlarıyla bağlandıkça bu yok sayma ve kemikleşme sürdürülmüş oluyor. Suya sabuna dokunmayan ancak teknolojik imkanları üretiminde kullanmış işler karma sergilere dahil ediliyor. Çelişkiler mevcut. Çelişkileri bir üretim aracına dönüştürmekle pek ilgilenilmiyor. Selfie kültürünü eleştirel bir şekilde sorgulayan bir işin önünde izleyicilerin çoğu selfie çekmekle ilgileniyorsa burada bize de bir çuvaldız gerekli. Sanat eserinin, o büyüleyici, şaşırtıcı etkisine inananlardanım ben hala, buna önem veriyorum. Küçücük bir şey de olabilir, bir sessizlik anı da olabilir, çok katmanlı kompleks bir üretim de. Sanatın gündelik yaşamımızın rutinine bir şekilde müdahale edebilme gücüne inanıyorum.

‘Küratör’ olmakla hiçbir zaman ilgilenmedim.

BU: İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yürüttüğünüz akademik çalışmaların yanı sıra küratörlük de yapıyorsunuz ancak ağırlıklı olarak, mümkün olduğunca kürasyon terimini kullanıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

EY: Kürasyonu transdisipliner bir araştırma pratiği ve daha kapsamlı bir faaliyet alanı olarak görüyorum. Bu araştırma pratiğinin temel unsurlarına bakacak olursak kürasyon sözcüğünün etimolojik kökleriyle b(ağ)lar kurmak mümkün. Latince “curare”  kökünden gelen kürasyon sözcüğü mesele edinilen sorunla ilgili sorgulama olanaklarını yaratmak, onları iyileştirmek, onlara özen ve ihtimam göstermekle ilgili. Michel Foucoult’nun kendilik bilinci ile de çok bağlantılı bu yaklaşım tabii.

İkincisi küratörlük Türkçe’de, küratör olmak demek. Bir meslek haline gelmiş ve kapsamı sergi düzenleyicisi ve sanat simsarına indirgenmiş küratörlük ile ilgilenmiyorum ben. Küratör olmakla da hiçbir zaman ilgilenmedim. Ben bir araştırmacı olarak sosyal ve beşeri bilimler alanında yaptığım araştırmayı, sanatçılar, mimarlar, mühendisler ve yazılımcılar ile birlikte sorgulamaya, tartışmaya açmaya, paylaşmaya özen gösterdiğim için, ihtimam gösterdiğim için kürasyon yapmaya başladım. Nitekim sosyolojinin güncel hali de bir o kadar sorunlu. Bir türlü tanımlanamayan dar alanlarda kısa paslaşmalarla geçiyor kürasyon sürecim. Türkiye’nin güncel konjonktüründe bu tür bir üretimi sürdürmeyi politik olarak da çok önemsiyorum. 

Dolayısıyla küratörlükle kürasyon arasında temel bir fark görüyorum. Bakıldığında, aynı sözcük. Aynı sözcük ama uygulanma yolları farklı, kavranış yolları farklı.

Kürasyon aynı zamanda serginin, etkinliğin ya da projenin araştırma sürecinin nasıl yapıldığıyla da ilgili…  Mesela son yıllarda sergi konuşmaları ne kadar da moda oldu. O konuşmalar neden organize ediliyor, neden o konuşmacı oraya davet ediliyor, o konuşmacının hali hazırda yürüttüğü araştırma nedir, o araştırma soruları serginin araştırma sorularıyla örtüşüyor mu, örtüşüyorsa bunlar ne kadar ifade ediliyor, bunların tümü izleyiciyle ne kadar paylaşılıyor, izleyici ile paylaşılma yolları düşünüldü mü, bu konuşmalar kayıt altına alındı mı, canlı yayın kaydı olarak paylaşıldı mı, arşive konuldu mu.. Bunlar da kürasyonun bir parçası…




Sergi izleyicileri arasında
farklı kuşaklar ve kuşak çatışmaları var.”

BU: Peki bu bağlamda izleyicinin davranış biçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İzleyici davranışının belirlenmesinde kürasyonun etkisi var mı?

EY: Belirleyici olmaktan çok deneyselliğe açılmaktan yanayım. Ama izleyicinin işlerle bağ kurma yollarının kesinlikle değiştiğini düşünüyorum. Dalgalar (2015) sergisini yapmadan önce, neredeyse iki yıl boyunca sergi izleyicilerini bir antrolopog gözüyle gözlemlemiş, notlar almıştım. Şunu fark etmiştim: İnsanlar sergiye gittiği zaman bir işin başında ortalama 5-10 sn. geçiriyorlardı. Çok kısa bir süre, fakat gerçek. Bu, sanatsal yaratım süreci içinde kesinlikle düşünülmesi gereken bir unsur olmalı diye düşünüyorum.

Sergi: Dalgalar     Eser Sahibi: Büşra Tunç
Dalgalar sergisini kurgularken, aynı zamanda izleyicinin sergiyle kurduğu etkileşim ilişkisini bir dalga olarak değerlendirdim ve bunu ne kadar esnetebiliriz, genleştirebiliriz, genişletebiliriz diye araştırıyordum. Yani uğraştığım, iyileştirmeye çalıştığım ve ihtimam gösterdiğim sorunlardan biri de “izleyicinin eserle ya da serginin uğraştığı meselelerle bağ kurma aralığının 5-10 sn’den, 45 sn’ye, 1 dk’ye, hatta dakikalara çıkarılabilmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusuydu benim merak ettiğim. Hatta zamandan öte bu etkileşim b(ağ)ı nasıl çeşitlendirilebilir ve çoğaltılabilirdi?

Mekan ve program tasarımında bazı dramaturjik ve psiko-ekonomik yaklaşımları kürasyon sürecinde deneyselliğe açtım. Sergi boyunca tuttuğumuz verileri analiz ettiğim zaman gördüm ki –sergide yaklaşık 11 tane iş vardı- çoğunluğunu 35-40 yaş arası kadınların oluşturduğu ve daha önce bu tür işler gördüğünü ifade eden izleyiciler sergide ortalama 45 dk zaman geçirmiş. Yani her işin başında ortalama 4-5 dk. Neredeyse ortalama 10 katı bir artış olduğu sonucu ortaya çıktı. Eminim girip çıkanlar da vardır. İzleyicilerin çoğu sergiyi ne bir kültür sanat yayınından ne de sosyal medya paylaşımlarından duymuş. Sergi kulaktan kulağa yayılmış. Yani yargılama gücüne itibar gösterdiğiniz ve güven duyduğunuz bir yakınınızdan duymanız halinde bir sanat etkinliğine gitme olasılığınız Türkiye’de hala daha yüksek.

İkincisi, sergi izleyicileri arasında farklı kuşaklar ve kuşak çatışmaları var. 95 doğumlu bir izleyiciyle, 52 doğumlu bir izleyici arasında dağlar kadar fark olabiliyor. Dijital yerliler dediğimiz, dijital teknolojinin içine doğmuş olanlar, iş ile daha çok ve çeşitli yollarla etkileşim kurmak istiyorlar. Okuma ve etkileşim yolları farklılaşıyor. Sergilere gelen çoğunluk hala 30-40 yaşlarında. Birçok konsere ya da festivale giden ancak birçok sergiye gelmeyen eğitimli beyaz yakalılar ise çoğunlukla ilgisiz, eğlence arayışı içinde ve “vakitsiz”.


“Blockchain teknolojisi yalnızca finans-kapital ile
bağdaştırılarak düşünülüyor.”

BU: Dijital dönüşüm ile ekonomik sistemlerde de değişimler ortaya çıkıyor.  Blockchain teknolojik değişimin sonuçlarından biri. Bu konuda Eylül ayında Teorik Bakış Dergisi’nin Kavramsal Sanat Özel sayısında bir makale yayınlayacaksınız. Öncesinde, okuyucularımız için kısa bir ön bilgi verir misiniz?

EY: Dünyanın bilgi iktidar kodlarının değiştiği bir dönemdeyiz. Birçok gelişmenin nasıl olduğunu kavrayamıyoruz bile. Bu dönemde sanat nedir, bugünün sanatı nedir, bugünün iktidar üretme teknikleri nelerdir, nasıl değişiyor konuları ile uğraşmazsak, zaten güncel değiliz, demektir.

Teknolojiyle beraber, bilgi iktidar kodları değişiyor dedik. Yani, endüstri değişiyor. Kapitalin yayılma, dağıtılma, üretim yolları değişiyor. Kapital değiştiği zaman her şey değişiyor.

Dünya blockchain diye bir şeyden bahsediyorsa, ve bu konu Türkiye'deki kültür sanat alanında henüz yeterince tartışılmıyorsa bu bir problemdir. Blockchain teknolojisini kullanarak sanat üretmeniz gerekmiyor, yanlış anlaşılmasın. Bunu söylemiyorum. Ama blockchain’in nasıl bir örgütlenme yolu önerdiğini kavramak ve toplumun farklı alanlarındaki çeşitli kullanımlarını sorgulamak gerekiyor.

Blockchain teknolojisinin ağırlıklı olarak finans-kapital ile bağdaştırılarak temsil edildiğini görüyoruz. Yani bitchoin gibi, eteryum gibi dijital paralarla bağdaştırılarak algılanıyor, kavranılıyor. Bu temsil, blockchain teknolojisinin önerdiği örgütlenme yolunun eğitim, sağlık, hukuk, gazetecilik gibi toplumsal alanlarda nasıl kullanılabileceğini örtüyor, saklıyor. Bu, meselenin bir yönü.

Meselenin diğer ve daha önemli tarafıysa blockchain teknolojisindeki mübadele biçimi. Bu örgütlenme yolunda, anında çoklu paylaşım var. Paylaştığımız ya da mübadele ettiğimiz veri olabilir,  finansal değer olabilir, bir mimari proje dosyası olabilir, bir görsel dosyası olabilir, kitap olabilir, hatta bir sanat eseri de olabilir. Paylaştığımız şey, herkes tarafından anında görülüyor. Bu güvenilirliğin bir kanıtı oluyor. Dolayısıyla kanıt teknolojisi diyebiliriz. Kanıt ve tanıklık teknolojisi aynı zamanda. Video da bir tanıklık ve kayıt teknolojisi ise eğer acaba aradaki ilişkiler neler olabilir? Farklılıklar, ayrışmalar ve çelişkili benzerlikle neler? Kültür-sanat kurumları bu teknolojiyi nasıl kullanıyor? Tersine mühendislik manifestosunun yazarı Julian Oliver gibi sanatçılar bu teknolojiyi kullanarak nasıl birer müdahale ve yenilik öneriyor?.. gibi..

“Bağımsız sanat ya da kurum dışı sanat pratikleri
kurumların geliştirdiği pratiklere yine maruz kalacaklar.”

BU: Sanat dünyasında kullanılıyor mu?

EY: Türkiye’de, blockchain teknolojisini, sanatçılar, sanatsal üretimlerinde henüz kullanmıyorlar. Fakat dünyadaki gelişime baktığımız zaman aracı kurumlar, sanat kurumları ve çeşitli platformlar Blockchain teknolojisini kullanmaya başladılar.

BU: Nasıl işliyor bu teknoloji?

EY: Dünyadaki müzelerde, dijital sanat eserlerini, çeşitli nedenlerden dolayı daha az görüyoruz. Dolayısıyla bir eserin, mesela bir koleksiyonerden diğerine nasıl geçtiğini takip edemiyoruz.
Blockchain üzerinden yapılan bir sertifikayla yani akıllı sözleşme yoluyla, bir eserin bir diğerine nasıl geçtiğini görebiliyoruz, takip edebiliyoruz, dolayısıyla denetim altına alabiliyoruz. Eser geçiş yaparken, sanatçıya ve sanat eserini satan kişiye komisyon verilmesi olanağı ortaya çıkıyor.

Bunun bir sakıncalı tarafı var. Bağımsız sanat ya da kurum dışı sanat pratikleri bu teknolojiyi henüz yeterince deneye açmadıkları için ne yazık ki önümüzdeki yıllarda, yine kurumların geliştirdiği pratiklere daha fazla maruz kalacaklar. Yani bugün sel alırken dolu başlıyor.  

Bende diyorum ki neden biz de kendi kendine örgütlenme altyapısını yaparken öğrenmiyoruz? Ya da acaba bu öğrenme yollarını kolektif ve eleştirel bir şekilde nasıl geliştirebiliriz?

BU: Nasıl sizce?

EY: Bizde bugün farklı öğrenme yollarına karşı bir tutukluk var. Bildiğine tutunmak dogmayı körükler ancak çağımızın meselesi bu. Benim gördüğüm kadarıyla bizler biraz da nasıl öğreneceğimizi bilmiyoruz. Bahaneler üretmekte, sorgulamadan ezbere tekrar etmekte ve yaptım oldumculukta ustayız. Bilenlerle ya da diğer öğrenmeye çalışanlarla beraber çalışarak öğrenmek, kendi kendine öğrenmek, yaparken öğrenmek, hata yapa yapa öğrenmek, öğrenmeden öğrenmek gibi birçok yöntem var. 

BU: Buradan hareketle, günümüz sanatı üretimine merak duyanlar, ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemeyenlere ne önerirsiniz?

EY: Öneri gibi değil de belki deneyimimi paylaşabilirim. Sanatın özü taklit ve tekrar. Örnek çalışmaları ve günümüz sanatçılarını takip etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Çok basit bir şey söylüyorum şu anda ama işin özü bu. Bunu yapan birçok sanatçı aynı zamanda iş kopyalıyor ve sergilerde kendi üretimi gibi bu işleri sunuyor. Oysa bu buzulun ancak görünen yüzü, önemli olan görünmeyen yüzleri ve o buzulun nasıl oluştuğunu keşfetmek. Tekno-bilimsel üretim süreçleri kurcalanırsa zaten sorulması gereken kritik sorular ve malzemelerle karşılaşılacaktır. Birçok websitesi ve erişilebilir kaynak var artık. Dil bariyeri sanatçılar arasında azımsanmayacak bir sorun. Okuma yazma bilen ancak farklı yollarla ve başka dillerde okumayan ve yazmayan sanatçılardan bahsediyorum. Yurt dışında kariyerini geliştiren sanatçıların asimilasyonu da söz konusu. “Kendin yap” zihniyeti, günümüz sanatı ile çok bağlantılı. Kendim nasıl yaparım ya da birileri nasıl yapmış, yapanlarla nasıl iletişime geçerim, nasıl üretebilirim… Bu soruların peşinden gitmek bir yol olabilir. Sonuç itibariyle asıl olan tek şey var, o da eylem. Potansiyeli harekete geçirmekle uğraşalım diyorum. Nitekim işimiz çok.

@ebruyetiskin #ebruyetiskin #contemporaryart 

0 yorum:

Yorum Gönder