11 Kasım 2018 Pazar

IZEV İLE FARKLILIK ÜZERİNE


Burcu Uğur (BU):IZEVin hikayesi nedir?

Merve Kılıç (MK): IZEV kurulduğunda, mütevellilerimizin çocukları eğitim çağına gelmişti.  Ancak o dönemlerde özel eğitim kurumu yoktu. Yurtdışından uzmanlar getirtildi.  Ardından uygun bir müfredat hazırlatıldı. Bu süreçte engellilerin haklarıyla ilgili iki tane kanun ve kararname taslağı hazırlandı.  Milli eğitimle işbirliği yapılarak,  gençlerin 8 yıllık ilköğretim diploması alması sağlanıldı.

Çocukların mezuniyetlerinden sonra IZEV yeni mücadele alanıyla karşılaştı, çünkü istihdamla ve ergenlik sonrası süreç ile ilgili proje de yoktu.  Buradan hareket ile mezuniyetini alan bireylerin, gençlerin eğitimlerini sürdürmeleri,  aldıkları eğitimi unutmamaları, sosyalizasyonları, özgürleşmeleri ile ilgili  yeni bir proje hazırlandı. Ardından okul kamuya hibe edildi ve 2000lerin başında IZEV daha çok yetişkinlerle çalışan bir kurum haline geldi. 

BU: Sonrasında çalışmalarınız nasıl devam etti?

MK: IZEV Bağımsız Yaşam Evi kuruldu.  Bu da yine, Türkiye’de ilk. Mezuniyetini almış, eğitilebilir düzeyde olan bireylerin sosyalizasyonları için,  özgüvenlerini inşa etmeleri için,  bireyselleşmeleri için aynı zamanda istihdama da yönlendirilebilmeleri için hem iş eğitimi kursları açıldı,  hem de Bağımsız Yaşam Evi'nde tam zamanlı destek programlarıyla onların katılımı sağlandı. Bağımsız Yaşam Evimiz hala hizmete devam ediyor. Şu an eğitim alan gençlerin içinde bir çekirdek kadro var, onlar aslında kuruluşundan beri bizde olan gençler.  Yaş ortalamaları yaklaşık 30-32 gibi.  Hepsi artık kocaman insanlar oldular, içlerinde sevgili olanlar var, nişanlılar var.  Bağımsız Yaşam Evi onların özel hayatı, dostlukları.... 

“mekanik bireyler yetiştirmiyoruz”

BU: Eğitim sisteminizin yöntemi nedir?
MK: Verdiğimiz hizmetlerde bazı temel dayanaklar üzerine ilerliyoruz. Bir tanesi  mekanik bireyler yetiştirmiyoruz. Yani işte şu saatte kalkacaksın, defterine yazıları şu büyüklükte yazacaksın,  çatalı buraya koyacaksın... Böyle birşey yok. Biz mümkün mertebe, onları bireysel hareket etmeye sevk ediyoruz, yönlendiriyoruz.  En az müdahaleyle kendi günlerini yönetiyorlar. Eğitimleri de sürekli dönüştürüp, değiştirmeye çalışıyoruz.  Yeni şeyler deneyip, şaşıracakları, haz alacakları şeyler yaptırmak istiyoruz. İçerikleri de  bunlara yönelik oluşturuyoruz.



BU: IZEV’in etkinlikleri çok dikkat çekiyor. İçeriğini neye göre hazırlıyorsunuz?    
MK: Bizim etkinliklerimiz aslında ikiye ayrılıyor. Bir tanesi  sadece farklı gençler dediğimiz otizm, downsendromu, mental bireylerin birebir aktif olarak içinde bulundukları etkinlikler. Bunlar daha çok workshoplar  yada  ders içerikleri gibi  görebilirsiniz. Diğeri de olağan bireylere yönelik.

BU: Olağan bireyler kimler?
MK: Sokaktaki insanlar. Herkes.



“Nereye koyuyoruz onları, zihnimizde...” 

BU: Sokaktaki insanlar için çalışmalarınızı nasıl sürdürüyorsunuz?
MK: Hedefimiz, sokaktaki bireyin negatif algılarını dönüştürmek.  Bu en zoru... 
Bizim farkındalık dediğimiz şey, aslında hala metropollerde bile oturmamış bir şey.  Sosyoekonomik yapıya da bakmıyor.

Önemli olan yardımseverlik yada sahiplenmek değil.   Nereye koyuyoruz onları, zihnimizde...  Down sendromlu bireyi pasta yemeğe götürdüklerinde her şeyin tamamlandığını zannediyorlar, vicdanlarını rahatlatıyorlar. Mesela bu değil ki?
‘Radyo programı sunuyor’ diyoruz ‘nasıl yani’ diyorlar. İnsanların biraz kabullenmesi gerekiyor. Biz,  sokaktaki bireye onu düşündürmeye çalışıyoruz.


Diğer bir nokta ise, farkındalık çalışmalarında yani sokaktaki çalışmalarda çok yönlü olmak zorundayız. İnsanlar STK'ların çalışmalarından heyecan duymuyorlar çünkü yapılanlar standart, yaratıcılık minimum seviyede, sürekli tekrarlar var. Bu noktada insanların dikkatini çekmek için çalışıyoruz.
İnsanların biraz kabullenmesi gerekiyor.  Zaman ihtiyacımız var.

“Burada,  halkla ilişkiler müdürü downsendromlu, salon şefi mental,  
sosyal medya sorumlusu otizmli.”

BU: Çocukları bu projeler içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
MK: Biz onların yerine çalışmayı, onların yerine konuşmayı ya da onlara “-mış gibi” yaptırmayı kesinlikle tercih etmiyoruz.  Her etkinliğimizde mutlaka onlar vardır, aktiflerdir.  
Bizim istihdam alanımız var: Down Town Cafe.   Türkiye’de 33 adet  Down Cafe'de var. Oralarda ne yapılıyor, size söyleyeyim.
Çocuklar çay taşıyorlar, boşları kaldırıyorlar,  makineye dolduruyorlar,  tabakları silip yerine koyuyorlar.  Bu çocuk için averaj bir seviye.   Burada,  halkla ilişkiler müdürü downsendromlu, salon şefi mental,   sosyal medya sorumlusu otizmli. Biz burada eventler düzenliyoruz. Organizasyonun büyük bölümünü onlar üstleniyorlar.  Müşteriyle sohbet etmesini istiyoruz, kartvizitini almasını istiyoruz, yönlendirmesini istiyoruz. Toplantılarımızın  çoğunluğunu burada yapıyoruz.   Tan, Halka İlişkiler sorumlusu… Toplantı saatlerimizi Tan'a  haber veriyorum. Biz gecikirsek misafirler ile ilgileniyorlar.

BU: Sergilere gelen izleyicilerin çocuklarla iletişimleri nasıl ilerliyor?     MK: Sergiye gelenler çocuklarla nasıl iletişim kuracaklarını, nasıl konuşacaklarını bilemiyorlardı. Müdahale etmek zorunda kalıyorduk. Çocukların sergiyi anlatıyor olmalarına şaşırıyorlardı. Zaman içinde alıştırlar. Normalleştirdiler.  Neredeyse biz hiç karışmıyoruz, çocuklar süreci kendileri idare ediyorlar.

“destek projelerinde aslında yapıyormuş gibi yapmak
yada bir duyarlıymış gibi durmak durumu var.”
BU: Projelerde nasıl ilerliyorsunuz?

Hakan Kural (HK):Projelerimizi yaparken, yeni nesil  bir akılla üretmeye çalışıyoruz,  mesajımızı yeni nesil bir fikirle ve yöntemle iletmeye çalışıyoruz.  Bu anlamda sanat bizim için hedefimize ulaşmak veya mesajımızı iletmek için önemli bir enstrüman.

Burada şunu söylemek istiyorum. Bu bence çok önemli. Yapılan yardım yada destek projelerinde aslında yapıyormuş gibi yapmak yada bir duyarlıymış gibi durmak durumu var. Yardım ve destek projelerine bakıldığında, bu projelerin hepsinde yardım yemekleri, yardım konserleri yapılıyor yada yardım müzayedeleri yapılıyor.  Bu projelerin içinde bir çocuk hatırlıyor musunuz? Yardım  yapılan çocuklar hatırlıyor musunuz?  İnsanlar yardım gecesi yaptım diyorlar. Bu bir yardım mı? Evet, yardım ama amacına hizmet eden bir yardım olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Çocukların olmadığı bir yemekte, bizim tarafımızdan yenen bir yemeğin parasını onlara göndermek yada bir konseri onlara izletmeden onlara konser gelirinden pay göndermek… Ben bunu eksik buluyorum ve her fırsatta eleştiriyorum.

Parasal yardımdan daha öncelikli ihtiyaç, onların hayatın içinde var olmaları.  Dolayısıyla biz projelerimizi, bu bakış açısı ile şekillendiriyoruz.




“Peki çocuklar nerede?”

An Other Brick on The Wall şarkısını  aldık. Emin olun, başkası alsaydı, şarkıyı bir sürü ünlüye okuturdu.   Çocuklar orada yer almazdı. Biz o şarkıda çocukları başrole koyduk.   Sosyal farkındalık filmlerine, hep ünlüler çıkıyor, sözde farkındalık yaratıyorlar. Peki çocuklar nerede?
Çocuklar çıktığı zaman, onların muhtaç oldukları gibi bir izlenim yaratılıyor. Hayır, onlar muhtaç değiller.  Onlar hayatta farklı diye tanımlanan bireyler. Biz onlara zaten onların olan hakkı vermeliyiz?

BU: Hak  olarak tanımladığımız şey ne? 
HK: Hayatın içinde olmaları… Hak olan şey o.  Biz bilinçsel olarak, onları özürlü diye tanımlamışız, sakat diye tanımlamışız. Ebeveynler dahil kafalarını şartlandırmışlar.  Öyle ki, aileler ‘benim çocuğum yapamaz’ diye bakıyor.  Bütün bu önyargıları yıkmak için farklı bir dil, farklı bir enstrüman ve farklı bir yöntem kullandık.

BU: Projeleriniz içeriklerini paylaşır mısınız?

HK: Projemizde, sanat öğelerini yani fotoğraf, resim ve müziği kullandık. Sergi projesini 3 etaplı bir planlamıştık.  Proje kapsamında birinci etap, “Sanat ve Biz” idi.  Dünyanın önde gelen 13 tablosuna gençlerimizin yüzlerini yerleştirdik. “Hayvanlar ve Biz” projesi ile Miami’de sergi açtık.
“Hayat ve Biz” de ise, az önce bahzettiğim Roger Waters’ın Another Brick on The Wall şarkısında onlarla birlikte klip çektik.



“Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa'sı downsendromlu olsaydı,
biz hayranlıkla izleyecektik.” 

BU: Ünlü ressamların tablolarını kullanma fikri nasıl ortaya çıktı?
HK: Onlarında bir sanat eserinin ana öğesi olabileceğini göstermek istedik. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa'sı downsendromlu olsaydı, biz hayranlıkla izleyecektik.  Buraya gönderme yapıyoruz. Onların özne oldukları tablolar da bugün hayranlıkla izlenecek, imza atılacak önemli eserler haline gelebilir.  Fakat şartlanmamız öyle bir yere gelmiş ki “olamaz” diye düşünüyoruz. Nasıl çevremizdeki insanlar ile ilgili tanımlamalarımız varsa, downsendromlu bireyleri de bu şekilde tanımlamışız.  Onlara dair tanımlarımızı değiştirirsek, onları hayatın içine almış oluruz, aksi takdirde onlar hayattan izole ediliyorlar ve herkes tarafından garip bir şekilde karşılanıyorlar.
Bu amaçla, onları hayatın içine yerleştirebilmek için bu sergi projesini gerçekleştirdik ve 6  ayda hemen hemen 27 sergi açtık. Bu süre boyunca da milyonlara  dokunduk. Birçok yerde haber olduk.

BU: Bu ilginin nedeni neydi?
HK: Biz marka bir proje yaptık. Bu marka projede onları marka yüzü haline getirdik. Sergileri onlar anlattılar. Küratörlüğünü Tan yaptı. İnsanlarla onlar iletişime geçtiler. Halkla buluştular. Tıpkı bir yazarın imza günü dağıtması gibi imza verdiler.  Mesela, İstinyepark'ta Starların Starı diye bir gece yaptık, Erol Evgin, Kubat gibi bütün şarkıcılar geldi, sıraya girip onlardan imza aldılar.
Projelerin her aşamasında onlar vardı.



IZEV ÖZEL TASARIM DEFTERİ- TAN ve ELİF'in İMZASIYLA


BU: Toplumun bakış açısını değiştirmek istediğinizi söylediniz. Önem verdiğiniz noktalar nedir?
HK: Mesleki olarak tüketici gruplarını çok önemsiyorum ve  toplumu yönlendirdiğini düşünüyorum. Toplumdaki bütün eğilim A+ ve A grubunun   seçmenine göre yürüyor. Yani dar paça pantolonu A+ ve A giyerse, B-C-D grupları da giyiyor. A grubundaki insanlarda doğruyu yaparlarsa, bu topluma yayılacaktır. Toplum farklı bir yere geçiş yapacaktır. Bunu yapmak için, her koldan bu bakış ile gitmek lazım. 

BU: “Her koldan” ile kastınız ne?
HK: Mesela biz burada An Other Brick On the Wall ile  “Hayat ve Biz” projesi yapıyor ise, başka grubunda aynı seviyede işler yapıyor olması lazım ki  toplum ona göre şekillenebilsin.    Biz burada bunu yapıyorken, öbür taraftan sürekli ve sadece halkoyunları yada çocukların zaten yapabilecekleri işler ile dolu etkinlikler yapılmasını doğru bulmuyorum. Yanlış anlaşılmasın, halk oyunlarını yapılmasını yadsımıyorum ama sürekli ve sadece, hep aynı şeylerin çocuklara sunulmasına karşıyım.

www.izev.org.tr

https://www.youtube.com/watch?v=3dnzLM_N-2Q





0 yorum:

Yorum Gönder