3 Mayıs 2019 Cuma

MUSTAFA MUTLU İLE MEDYA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE...

Mustafa Mutlu... 
Gazeteci, yazar, tv programcısı, aydın... 
Başka söze gerek yok diye düşünüyorum. 
Kendileri ile yaptığımız söyleşimizi, hem de Basın Özgürlüğü Günü'nde yayınlamaktan gurur duyuyoruz...





Burcu Uğur (BU): Medyada yaşanan dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Mustafa Mutlu (MM): Medya dediğiniz  gazetecilik kültürü ise, gazetecilik etiği ise, gazetecilik geleneği ise bir dönüşüm söz konusu değil, bir yıkım söz konusu. 
Bu yıkım içinde hala ayakta durmaya çalışan bazı inatçı kuleler var. Onlar yıkılmadığı için biz medya varmış gibi zannediyoruz. 
Oysa ki, medya gözle görünür biçimde yıkıldı.

BU: Bu yıkım nasıl gerçekleşti?

MM: Temelinde yıllardır bizim dile getirdiğimiz ‘medya patronları gazetecilik faaliyeti dışındaki iş kollarından gelmemeli, tek işleri gazetecilik olan kişiler medya kuruluşlarına sahip olmalı’ tezine uyulmadığı için, bunu sağlayacak yasalar çıkarılmadığı için, devletten ihale alan yada devlete mal satan bazı insanlar büyük paralar kazandıktan sonra, daha büyük paralar kazanmak için, hatta iktidarın talimatı ile, medya patronu oldukları için medya yıkıldı. 

Gazetecilik kültürü diye birşey kalmadı. 

Bugün bizim meslektaşımız olduğunu söyleyen, gazeteciyim diye kart taşıyan insanların yüzde 99’u Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesini bilmezler. 

BU: Bu bildirgenin içeriği nedir?

MM: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yıllar önce yayınladığı bir gazetecinin hak ve sorumluluklarını içeren bildirgedir. Gazetecinin tanımı yapılır. Bir gazetecinin patron dahil, siyasiler, haber kaynakları, kendi meslektaşları ile ilişkileri anlatılır.  Bu ilişkilerin biçimi kurallara bağlanır. 

Örneğin bir gazeteci hediye alamaz. Bir gazeteci siyasetçi yada iş adamı ile parasını kendi ödemediği yemeğe çıkamaz, davetlere gidemez, yurtdışı gezilerine gidemez, para karşılığı yani reklam garantili haber yapamaz, yorum yapamaz. Bizde ise bunlar son derece normal hale geldi. Gazetecilik halkın haber alma ihtiyacını karşılayan ve kamuoyu yaratma amacını taşıyan meslek olmaktan çıktı, para kazanmaya odaklandı. Bunu yanında başka sektörlerden para kazanırken kullanılan bir hal aldı. 

BU: Son cümlenizi detaylandırabilir misiniz?

MM:Dön Kardeşim kitabımda yazmıştım. 

Kanal E’yi yönettiğim dönemde, kanal, o dönemin istilacı medya patronu Korkmaz Yiğit’e satıldı. İstilacı diyorum çünkü kendisi müteahhit idi, birden bire ortaya çıktı, bir sürü tv kanalı ve gazete aldı. Bir baktık, bir gün, Kanal E’ye de talip oldu ve aldı. 


Bana, birlikte çalışmaya devam etmek istediğini söyledi. 
“Olabilir neden olmasın ama size sadece bir sorum var fakat arkadaşlarımın önünde sormak istiyorum” dedim. 

Kabul etti. Toplantı masasına geçtik. Bölüm müdürlerini davet ettik. 
Arkadaşlara durumu açıkladı sonra bana sorumu sormak için söz verdi. 

Dedim ki “Türkiye’nin önde gelen müteahhitlerinden birisiniz. Neden medya sektörüne giriyorsunuz?” 

Ayağa kalktı. Ceketini kaldırdı. Belindeki tabancaları gösterdi. Belinde iki tane tabanca vardı. 

“Ben hayatım boyunca bu tabancaları kullanmadım ama hep belimde gezdirdim. Rakiplerim belimde silah olduğunu bildikleri zaman bana ona göre davranırlar.” dedi.
“Yani” dedim.
“Yanisi şu, biri Gebze Mutlukent’te biri Bahçeşehir’de olmak üzere 40.000 adetli iki yeni konut işine giriyorum, toplam 80.000 adet.   Bütün devlet kurumlarının, başta belediyeler olmak üzere benden ne kadar rüşvet talep edeceklerini düşünebiliyor musun… Eğer benim medyam olursa, güçlü bir medya patronu olursam, bunu benden isteyemezler. Dağıtacağım rüşvetin sadece dörtte biri ile medyaya girmiş ve medya patronu olmuş olurum” dedi.  

BU: Siz ne yanıt verdiğiniz?

MM: “Kendiniz adına çok haklı bir hesap  yapmışsınız, kutluyorum sizi. Mesleğim adına ise çok üzgünüm. Bir gazeteci olarak, asla ve asla silah olarak görülen kurumları yönetmem, o kurumlarda da çalışmam. Teşekkür ederim.”dedim. 

BU: Peki, ne düşündünüz, ne hissettiniz?

MM: Ben zannetim ki, arkamdan bütün bölüm müdürleri gelecek ve kanal boşalacak. Ama başka ayrılan olmadı. İşte o zaman mesleğe ve bütün meslektaşlarıma olan güvenimi kaybettim. 

BU: Ne zaman yaşandı bu olay?
MM: 1997 yılıdır,  yaklaşık 22 sene önce…  

BU: 22 yıl içinde, medyadaki, sizin tabiriniz ile “yıkım”a ait,  birebir neler yaşadığınız?

MM: Çalıştığım her gazete bu şekilde satıldı. Biz muhalefet çıtasını gazeteci olarak yükselttikçe, iktidar bizimle savaşmanın yolu olarak, bizim çalıştığımız gazeteleri kendi yandaşlarına sattırdı. 

Mesela Star Gazetesi… Star muhalifti. Türkiye’nin en çok satan gazetelerindendi. Önce TMSF el koydu. Dönemin başbakanına 'aşığım' diyen bir adama satıldı, eski solcu bir adama. Sonra yandaşların amiral gemisi oldu. 

Oradan Vatan Gazetesi'ne geçtim. Gerçekten, özellikle 4-5 yıl çok güzel gazetecilik yaptık. Bağımsızlığımız ile övünüyorduk. İşi sadece gazetecilik olan bir patronumuz vardı: Zafer Mutlu. Zafer Bey’i de ailesine ait, kızının adını taşıyan okulu yıkarak cezalandırdılar. 
Zafer Bey gazeteyi Aydın Doğan’a devretti. Aydın Doğan elinden geldiği kadar bize karışmamaya çalıştı. Hiçbir zaman diğer medya patronları gibi karşısına alıp “Dön Kardeşim” demedi. Ancak daha sonraki süreçte elindeki gazete ve tvlerin büyük bir bölümünü tekelleşme baskısı nedeni ile sattı. Son olarak da, geriye kalanları da yine aynı gruba, Demirören Grubuna satmak zorunda kaldı.

BU: Size “Dön Kardeşim” denildi mi? 

MM: Biliyorsunuz, Erdoğan Demirören, gelen baskılardan dolayı ağlayarak konuşurdu. 
Beni defalarca karşısına aldı. 
“Dön Kardeşim” dedi. 
“Dönemem, dönme oranım bozuk" dedim.
“Geçmiş olsun” dedi.

En başa döneceğim. Türkiye’de medya dönüşmedi, medya çöktü.

BU: Bu çöküş yaşantılarımıza nasıl yansıdı?

MM: Önce güvenimizi kaybettik. Medya kuruluşları çökünce, yerine güvenilir kuruluşlarda konulmayınca, varolan tüm kurumlar yandaşlaşınca, medyaya olan güvenimizi kaybettik. Medyaya olan güvensizlik, tüm kurumlara olan güvensizlik olarak hayata yansıdı.

Medyaya güven kaybedilince insanlar duydukları  hiçbir şeye inanmaz, duyduklarına sürekli şüphe ile bakar. Dedikodu gazeteciliği başlar. İspatlanamayan rivayetler türer. 
En tehlikesi de budur. Çünkü gerçek olmayan haber gerçekmiş gibi kitleler tarafından kabul edilir. 

Bakın, güvensizlik demokrasilerin kurdudur. Güvensizliğin olduğu yerde demokrasi olmaz, yıkılır. 
Medyada başlayan yıkım, demokrasideki çöküntüyü getirir. 
Dikkat edin, baskıcı iktidarlar önce medya kuruluşlarını ele geçirirler.
Ele geçiremedikleri zaman gazetecilik yapmaya kararlı insanları ya içeri atarlar ya sistem dışı bırakırlar. Bunların hepsini yaşıyoruz.

Bütün bunların sonunda da özgürlüğümüzü kaybettik. Biz bugün ne kadar özgürce yazabiliyoruz, gelişen olayları özgürce sorgulayabiliyoruz?

BU: Dünya Basın Özgürlüğü günü… Ne söylemek istersiniz?

MM: Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği bir gündür, Dünya Basın Özgürlüğü günü. Dünya kutlasın. Basın özgürlüğü olmayan ülkeler, basın özgürlüğü için gerekli kavgayı vermeyen gazeteciler, meslek örgütleri bunu kutlamaya asla hak sahibi değildir. O yüzden ben kimsenin gününü falan kutlamıyorum. 

BU: Bu süreçte meslek örgütleri yeteri kadar mücadele ettiler mi?

MM: Meslek örgütlerini kifayetsiz muhterisler yönetiyor. 
Gazetecilik yapamayan, yorum yapamayan, hayatları boyunca doğru dürüst haber yapamamış kifayetsiz muhterisler gazetecilik örgütlerinde, bir takım lobi faaliyetleri ile yönetimi ele geçirdiklerinden beri maalesef gazetecilik örgütleri işlevlerini yerine getiremiyorlar. 

BU: Medyada sendikacılık hakkında ne söylemek istersiniz?

MM: Medya patronları ilk hamleyi, gazetecilerin dayanışmasını engellemek için, ki az önce adı geçen, Aydın Doğan’ın, burada çok günahı vardır. Az önce olumlu yanından bahsettim ama bu konuda günahı çok büyüktür. Milliyet ve Hürriyet’ten sendikayı yok ettiği gün, Türkiye’de gazeteci dayanışması bitti. 

Rekabetin bu kadar yoğun olduğu bir sektörde sendikasız kalırsanız ve yaptığınız iş rutin ise, sizin maaşınızdan, çok daha az bir maaşa aynı işi yapacak insanları bulup getirirler. Yaptılar bunu senelerce. 

Kamuoyu sadece ünlü olan, köşe yazarlarını biliyor. Ben burada gazeteyi gazete yapan, tv kanalını kanal yapan çalışanlardan bahsediyorum… Şu anda sadece 2002 yılından bu yana, gazetecilik kurallarına uydukları için işsiz bırakılan gazeteci sayısı 10.000’e yakın. İktidar baskısı ile medya patronları bir çok gazetecinin işine son verdiler.

Medyadaki bu çöküş içerisinde Türkiye Gazeteciler Sendikası’da çöktü. 

BU: Aynı çizgide olduğunu savunan pek çok gazetecinin, meslektaşları işten atılırken ve haksızlığa uğrarken, bu çöküş yaşanırken sustuğuna şahit olduk. Neden mücadele birliği sağlanamadı?

MM: Sadece susmadılar. Değiştiler, dönüştüler. Banka hesaplarına giren para için mesleklerini sattılar. 
Satılık Kalemler, diye bir kavramımız var artık. Bu düzeni bozacak ve kendi rahatlarını kaçıracak herşeyden uzak duruyorlar. 
Atatürk Türkiyesi’nde yetişen, ülkenin sağladığı her türlü özgürlük ortamını kullanarak, meslek sahibi ve kalem sahibi olan, daha sonra, ülkenin değerlerini yıkmak isteyenlere hizmet eden arkadaş çok var. Ben onları asla meslektaş olarak görmüyorum.

BU: Medya bu yıkılmışlıktan, tekrar doğabilecek mi? 

MM: Ben devrimciyim. Doğa kanunlarını tersine çeviremezsiniz. Zamanı geldiğinde mutlaka o yeşerme yeniden olacak. Bazı şeyleri yıktıklarını düşünüyor olabilir kimileri ama demokrasi, günü geldiğinde yeniden yeşerir. 

BU: Geçtiğimiz yıllarda “tüketmiyoruz” adlı bir platform kurdunuz. "Tüketmiyoruz" nasıl ortaya çıktı?

MM: Seçim yenilgisinden sonra başlattığım bir hareket ve yazdığım bir yazı idi. Bu ülkede cebi yerine, ülkesinin geleceği için kalbi çarpan insanlar, bu ülkede hayatları boyunca seçim yenilgisine uğradılar.
Bakın biz yönetilen insanlar yetiştirdik. Yönetilen insanlar olduğu sürece, annemin deyimiyle ‘dik başak’…  Kesilmeyi göze almayan, genel düzeyin üzerine fırlayan o dik başak olmayı göze almadığımız için bunlar başımıza geliyor. Kesileceksek kesiliriz! diye isyan ettiğim bir geceydi. 

‘Tüketmiyoruz’ böyle başladı.

BU: Nedir "tüketmiyoruz"un altında yatan ana fikir?

MM: Ben hayatım boyunca, kendim için bir şey istemedim. Mülksüzlüğü felsefe olarak görüyorum. Mülksüzlüğü çok seviyorum. Hiçbir şey beklemiyorum. 

Beklediğim tek şey var: İnsanların haklarına sahip çıkacakları bilgi düzeyine ulaşmaları. Kendileri için savaş verebilmeleri. Bu, bu sistemle olmuyor. Artık birilerinin DUR demesi lazımdı. 

Dünyada yalancı demokrasi öylesine kurgulanmış ki, ne yaparsanız yapın kaybediyorsunuz. Kazanırken bile kaybediyorsunuz. Marşlarınızı söylerken bile kaybediyorsunuz.

Oysa insanların kaybetmeyeceği, insanca bir düzen kurmak gerekiyor. 

Dedim ya, ben devrimciyim, sosyalist gelenekten geliyorum. Çocukluğum o kültür ile yoğruldu. Biz emeğin en kutsal değer olduğu bilinci ile yetiştirildik. Günümüzde ise emeğin hiçbir değeri kalmadı. Bugün insanların yaptığı işlerin yüzde 90’ını robotlar, makineler yapıyor. 

Demek ki, benim insan olarak emekten kaynaklanan değerim anlam taşımıyor. Tüm sosyalist arkadaşlara da sesleniyorum buradan. Emek çok yüce bir değerdir. Ne yazık ki, artık güçlü bir değer değildir. O yüceliğini unutmadan, emekçi olarak savunamadığımız haklarımızı koruyacak, bu düzeni kuranları korkutacak başka bir kimliğim var benim. Bana TÜKETİCİ diyorlar.

O zaman tüketici kimliğimi kullanırım. Üretici, emekçi kimliğim işe yaramıyorsa, üretim gücümle onları yola getiremiyorsam, tüketim gücümle onları yola getiririm. Yeter ki, tüketim gücümüzü organize olarak kullanabilelim. Tüketmemek için direnebilelim. 

BU: Karşılık buldu mu?

MM: Sayfa 60.000 kişiye ulaştı. Ama hemen troller devreye girdi. Başladılar ‘boşa kürek çekiyorsunuz, buradan birşey olmaz’ yada ‘üç kişi almayınca birilerinin yola geleceğini mi zannediyorsun’ demeye. 
Evet, zannediyorum. Yeter ki bir deneyelim. Fransa’daki Sarı Yelekliler eyleminin altında, bu düşüncenin olduğunu görelim. Aslında sarı yelekliler kendileri için bir şey istemediler. Sadece bu sömürü düzeninin bitmesi için bir takım isteklerde bulundular. 

Kısacası, biz bir araya gelirsek, bize bazı şeyleri dayatanları korkutabiliriz ve ne kadar çok olursak, ne kadar kol kola olursak, o kadar güçlü oluruz. Bizi sömüren yerel, ulusal, küresel iktidarları yıkarız. 

Dünyayı kurtacak olan güç, kendisine artık tüketici denilen insanların, insan olduğunu keşfedip, bilinçleri ile bu düzene DUR diyebilmeleridir. 

Bu nedende ‘Tüketmiyoruz’ projesine çok inandım. Projenin doğruluğuna çok inanıyorum çünkü insana inanıyorum. 

BU: Son olarak, medya çalışanı olan yeni nesile ne söylemek istersiniz?


MM:İnsan olduklarını bilsinler. Kendilerine dayatılanı değil, kendi istediklerini seçsinler. 

0 yorum:

Yorum Gönder